Metinde Yapı ve Akıcılığa Dair Bazı Derin Mevzular

Hepimiz oradaydık. Bilgisayarın başında, yanıp sönen o imlece bakarken “Nasıl başlasam?” diye kıvranıp durduğumuz o anlar… Yazmaya başlamak genelde işin en sancılı kısmı. Oysa yazının başından yazmaya başlamak… Bilemiyorum Altan. 

İyi yazılmış bir metni okurken çoğu zaman bunun neden iyi olduğunu fark etmeyiz. Sadece akar. Kötü yazılmış bir metinde ise tam tersi olur. Cümleler tek tek fena değildir belki. Hatta bazıları edebiyatı baştan yazacak kadar iyidir. Ama bir şey eksiktir sanki. Paragraflar birbirine tutunmaz. Ana fikir bir görünüp bir kaybolur. Sonunda okurda tuhaf bir his kalır: “Tamam da, yani?” (Bu konuya özellikle değineceğiz.)

Eğer okur metne girdiğinde nerede olduğunu, nereye gittiğini ve bu yolculuğun sonunda eline ne geçeceğini anlamıyorsa, o metni sonuna kadar okuması için pek bir sebebi yok demektir. Okura bunu yapmayın. Ayrıca okunmayacak metinler yazmak için kendinizi bu kadar hırpalamayın da.

Bir metni sadece yazmak ile o metni inşa etmek arasında devasa bir fark var. Birincisi rastlantısaldır, ikincisi ise stratejik. Birazdan bu stratejiyi nasıl kuracağımızı öğreneceğiz. 

Hazırsanız başlıyorum.

Okurun Yolculuğu

Uzun veya kısa olması fark etmeksizin okurun profesyonel bir metinden beklentisi bir yolculuktur. Yazar olarak okurun elinden tutmanız, onu macera dolu bir yolculuğa çıkarmanız ve başlangıçta kendisine vaat ettiğiniz konuma bırakmanız beklenir. Maalesef gelişigüzel yazılmış metinlerde yazar genelde okuru bir yolculuğa çıkaracağını söyler, sonra yolun ortalarında bir yerlerde onu kaderine terk eder. Siz yazar olarak okuru yarı yolda bırakırsanız, okur da sizi yarı yolda bırakır. Elbette biz metinleri gelişigüzel yazmıyoruz ve okurumuzu bağrımıza basıyoruz.

Metnin Haritasını Çıkarmak

Yolculuk metaforundan devam ediyorsak bir haritaya ihtiyacımız var. Okurun dikkati dağınık, zamanı kısıtlı ve sabrı sınırlıdır. Onun vahşi metin ormanında kaybolmaması, kolayca yolunu bulması ve bu serüvenden istediğimiz mesajı almış, odaklanmış, tatmin olmuş şekilde çıkması yazarın temel amacı olmalı. Bu haritayı nasıl çizebileceğimize bir bakalım. 

3 Çok Önemli Soru:

  1. Neredeyiz? (Bu, bağlamdır. Bu metin hangi sorunu veya konuyu ele alıyor?)
  2. Nereye gidiyoruz? (Bu, vaattir. Bu metin bittiğinde okur ne öğrenmiş veya kazanmış olacak?)
  3. Yolda başımıza ne gelecek? (Bu, meraktır. Metin boyunca okur hangi duraklara uğrayacak?)

Bunları, “nedir?” içeren anahtar kelimeyi tekrarlamak için SEO metninin başındaki “Bu yazımızda filanca kavram nedir konusuna değineceğiz,” cümlesinin donukluğunda vermek zorunda değilsiniz. Hatta vermeseniz daha iyi olur. Ama okurun zihninde “Tamam, bu yazı beni bir yere götürecek,” hissi oluşmalı. Ve daha önce dediğim gibi götürmesi de gerekir. Çünkü okurun çoğu zaman metni bırakma sebebi sıkılması değil, haritasız bir yolculukta kaybolması. Arif’in Manchester’a attığı golü ararken Songül Karlı’ya denk geldiğinizde bir şeylerin çok yanlış olduğunu hemen fark edip ortamdan uzaklaşırsınız.

Barbara Minto’nun Piramit İlkesi

Geleneksel metinlerde sonuç sona saklanır, okur bir final beklentisiyle istemese de tüm metni okumak zorunda kalırdı. (Pardon geleneksel dedim, çevrim içi gazetelerin cevabı yirmi beşinci slayta kadar açıklamadığı sorulardan oluşan günümüz SEO haberlerini unutmuşum, sorry.) Modern yazımda ise (özellikle blog, reklam, e-posta, hatta rapor yazarken) çoğu zaman önce sonucu, sonra gerekçeyi yazarız. Bu sistem, Barbara Minto’nun geliştirdiği Piramit İlkesi’ne, yani ana fikri en başta söyleyip onu destekleyen gerekçeleri aşağı doğru sıralayan bir ters bir üçgen mantığına dayanır.

piramit ilkesi
Barbara Minto’nun Piramit İlkesi

Minto, özellikle stratejik ve ikna edici metinlerde, ana fikrin (sonucun) en başta verilmesi gerektiğini söyler. Eğer okur nereye varacağımızı bilirse, yol boyunca sunduğumuz kanıtları (gelişme bölümünü) çok daha kolay sindirir. Piramit mantığı tepeyi gösterir, sonra merdiveni kurar. Böyle yazınca metin daha ikna edici olur çünkü okur, yazarın neyi savunduğunu bilir ve savunulan tezin gerekçesini okumaya daha istekli olur.

Sürpriz sonlar edebi metinlerde harikalar yaratıyor olabilir ama metin yazarlığı kesin sonuçlu bir zanaattır. Siz o cevabı 12 paragraf sonra verirseniz, okur 12 paragraf boyunca sizi beklemez. Zaten kimse kimseyi beklemiyor artık.

Joe Sugarman ve Kaygan Kaydırak Metaforu

Şimdi gelelim en sevdiğim metaforlardan birine: Usta metin yazarı Joseph Sugarman’ın “Slippery Slide”, yani “Kaygan Kaydırak” metaforu… Joseph Sugarman, bir metnin başarısını bir çocuk parkındaki kaydırağa benzetir. Sugarman’e göre, bir metindeki birinci cümlenin tek bir görevi var: İkinci cümleyi okutmak. İkinci cümlenin görevi ise üçüncüyü… Yani okur bir şeyi okurken kaydıraktan aşağı vıjjjt diye kaymalı. Eğer mimaride bir kopukluk olursa, okur kaydıraktan düşer. Bu yüzden metin, okuru asla duraksatmayan, yağ gibi akan bir mantık zinciriyle (sebep-sonuç) örülmelidir. İşte akıcılık dediğimiz şey bu. 

kaygan kaydırak metaforu
Joe Sugarman’in Kaygan Kaydırak Metaforu

Kaygan kaydırak metaforunu daha iyi anlayabilmek için şu örnek cümlelere bir bakalım:

  • Bir şey itiraf edeceğim.
  • Şimdi bir şey söyleyeceğim ama kızmayın.
  • En çok yapılan hatayı söyleyeyim.

Sugarman bu kısa ve merak uyandıran geçiş ifadelerine “Seeds of Curiosity” (Merak Tohumları) der. Bu cümleler edebiyat parçalamıyor ama okuru bir sonraki cümleyi okumaya zorluyor. Böyle böyle uzun metinleri bile sonuna kadar büyük bir merak ve heyecan içinde okutabilirsiniz. Mesela sürükleyici bir romanı…

Giriş – Gelişme – Sonuç Fiyaskosu

Bize yıllarca okullarda Giriş-Gelişme-Sonuç sisteminde yazmanın “doğru” yol olduğu öğretildi. Oysa metin, yazıldıkça şekil değiştiren bir organizmadır. Yazıyı bitirmeden aslında yazının tam olarak nereden nereye gittiğini bilmemiz zor. İstediğimiz kadar taslak çıkaralım; yazarken fikirler değişebilir, birtakım aydınlanmalar yaşanabilir, yazar savından uzaklaşabilir. Yani Giriş-Gelişme-Sonuç sistemi çoğu profesyonel metin için bir fiyaskodan ibaret. Bu konuda nezaket gösteremeyeceğim. 

Şimdi size sadece gurme yazarların bildiği bir sır vereceğim, kimseye söylemeyin: G-G-S sistemi yerine G-S-G sisteminde yazarsanız hem daha derli toplu bir metniniz olur, hem yazı boyunca giriş bölümüyle kavga edip durmak zorunda kalmazsınız, hem de yazıyı çok daha zahmetsiz bir şekilde tamamlarsınız. 

Metnin gövdesini (gelişme) ve varacağı yeri (sonuç) net bir şekilde bilmeden okura neyle karşılaşacağını açıklayacağınız vitrini (giriş) tasarlamanız pek olası değil. Aksi halde ya girişe uygun bir gelişme yazmak için çırpınıp durursunuz ya da geri dönüp girişi tekrar yazarsınız. İki iş yapmaya gerek var mı? Yok. 

Eğer girişi başlangıçta yazmanız gerekiyorsa (örneğin sınav esnasında bir essay yazmanız istendi) mutlaka önce yazının bir taslağını çıkarın. Şahsen ben yazmaya başlamadan önce gelişme bölümünde bahsetmeyi düşündüğüm tüm başlıkları ve onların alt başlıklarını listeler, 1-2 cümlelik açıklamalarla konunun çerçevesini netleştirir, yazının tüm iskeletini detaylıca belirginleştirdikten sonra giriş yazmaya başlarım. Emin olun, bu sistem sizi epey hızlandırır. Bu noktada bir de uyarıda bulunmalıyım: Akademik metinlerle pazarlama metinleri kesinlikle aynı amaca hizmet etmez! Pazarlama metinlerinin dinamikleri akademik bir essay’den çok farklıdır.

“Yani?” (So What?) Testi

Şimdi yazının başında değineceğimi söylediğim kısma geldik. Yazıyı bitirip el elde baş başta kaldınız. No no no, daha bitmedi. Şimdi en acı verici ama en gerekli aşamadayız: Gereksizleri ayıklamak. Bu noktada yapabileceğiniz en basit şey bir “Yani?” testidir. “Yani?” testi acımasızdır ama adildir çünkü bu soru sizi yazarken kendiniz için değil, okur için düşünmeye zorlar.

Profesyonel bir yazarın en büyük düşmanı kendi cümlesine aşık olmasıdır. Bir paragrafı çok sevmiş olabilirsiniz, içine harika bir espri yerleştirmiş veya çok derin bir felsefi çıkarım yapmış olabilirsiniz. Ama şu soruya dürüstçe yanıt vermelisiniz: “Yani?”

Okur bir paragrafı okuduğunda zihninde “Eee, yani?” sorusu uyanıyorsa, orada bir mimari hata var demektir. Ben bu güzeller güzeli paragrafı yazdım ama bu bilgi okuru vaat ettiğim hedefe bir adım daha yaklaştırıyor mu? Bu cümle, bir önceki cümleden aldığı bayrağı bir sonrakine taşıyor mu? Cevabınız “Hayır ama çok güzel yazdım,” ise, o bölümle vedalaşma vaktiniz gelmiş demektir. Okur sizin neyi beğendiğinizi değil, kendi ihtiyacının nasıl karşılandığını umursar.

Şimdi klavyeyi sakince yere bırakın ve her alt başlığın, her paragrafın, hatta mümkünse her cümlenin  sonunda kendinize şu soruyu sorun: Yani? Okur bunu neden okudu? Bu paragraf okura ne kattı? Bir fikri mi netleştirdi, bir problemi mi çözdü, bir bakış açısını mı değiştirdi? Eğer bu sorulara cevap veremiyorsanız, üzgünüm ama o yazdığınız harikulade paragraf sadece dekorasyon. Ve maalesef, dekorasyon binayı taşımaz.

Toparlarsak…

Rasgele kelimeleri sadece yan yana getirmekten ziyade onları belli bir amaç ve yapı çerçevesinde gruplandırmak, hem yazarken kaybolmamızı engelliyor hem de okurun bize ayırdığı kıymetli vaktin karşılığını almasını sağlıyor. Dağınık bir metni toparlama görevini okura yüklemek pek adil değil. Biraz da okura saygı için tüm bunlar…

Yazı boyunca Barbara Minto’nun Piramit İlkesi ile stratejimizi belirledik, Sugarman’in Kaygan Kaydırağı ile akıcılığı anladık ve G-S-G döngüsüyle yazma sürecini sancısız bir hale getirdik. Artık elinizde sağlam bir iskelet, net bir harita ve okuru yarı yolda bırakmayacak bir mimari var. Mimarisi sağlam bir metin, en karmaşık fikri bile zahmetsizce taşıyabilir.

Şimdi dönüp yazdıklarınıza bir daha bakın ve o soruyu sorun: Yani? Aldığınız cevabı kendinize saklayabilirsiniz. Ama dürüst olun. Yine de paylaşırsanız çok iyi olur hani. En azından birlikte sorunu tespit edip çözebiliriz.  

Sürçü lisan ettiysek affola. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşça kalın, esen kalın.

Paylaşmak Güzeldir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir