Okuru Yormayan Yazıların Sırrı: Metinde Neden-Sonuç İlişkisi Kurmak

İyi yazı güzel cümlelerden oluşan bir yığın değildir. İyi yazı kaçınılmaz sonuçlardan oluşan bir zincirdir aslında. Biraz beylik bir laf edeceğim burada: Hayat gibi. Rasgele tesadüfler muhakkak ki hayatın içinde, onları bir kenara koyarsak hayat dediğimiz şey aslında bir bakıma birbirini takip eden, neden-sonuç ilişkisine dayalı bir zincir. Hatta tek bir ömür için tek bir zincir bile diyemeyiz, diğer kişilerin zincirleriyle iç içe geçmiş, karman çorman bir nedensellik ağı. İşte bu yüzden birkaç kelimeye sığdırılan hayatlar da bu ağın bir replikası olmak zorunda. Kurguyu kurmak zor, nihayetinde tanrısal güçlerimiz yok. Öte yandan eser yazarın dünyası ve yazar, kendi kurduğu dünyanın kurallarını belirler. Yani yazar ol derse, olur. Burada tartışacağımız şey zaten yazarların oldurabilme yetenekleri değil. Bizim derdimiz metnin kalitesi. 

Kötü bir yazar gelişigüzel olgular yaratabilir, bunları o kadar süslü kelimelerle ifade eder ki iyi bir şey okuduğunuzu bile sanabilirsiniz. Hatta hâlihazırda popüler kültürün bazı best-seller’ları hayatını bu şekilde kazanıyor. Kimsenin anlamadığı, anlamadığı için de çok önemli bir şey olduğunu düşündüğü ve sonuçta okuyucunun kendini yazarın mantığı karşısında yetersiz hissettiği birtakım manasız laf kalabalığı ile… İyi bir yazar ise yarattığı olguları nedensellik ilkesi etrafında şekillendirmesi gerektiğini bilir. Hayatta her şey, başka bir şeyin sonucudur. Her olayın arkasında bir mantık, bir matematik, bir gerekçe vardır. 

Elbette, pek tabii, kuşkusuz, şimdi size biraz da Kaos Teorisi’nden ve Kelebek Etkisi’nden bahsedeceğim. Bilmeyenler için dipnot olsun: Kaos teorisi, en basit hâliyle, karmaşık sistemlerde küçük değişimlerin beklenmedik derecede büyük sonuçlar doğurabileceğini söyleyen bir yaklaşım. Bu fikir özellikle Edward Lorenz’in hava durumu modelleri üzerinde çalışırken fark ettiği bir detaydan sonra popülerleşiyor. Hesaplamalarda yapılan çok küçük bir yuvarlama, bambaşka bir sonuç üretebiliyor. Buradan da meşhur Kelebek Etkisi metaforu doğuyor. Bir kelebeğin kanat çırpmasının, dünyanın başka bir yerinde fırtınaya sebep olabileceği fikri…

Küçük bir değişkenin, beklenmedik büyüklükte sonuçlar doğurabileceğini anlatan bu fikir, kurgu ve metin için de oldukça kullanışlı. Çünkü iyi kurulmuş bir metinde küçük bir bilgi, önemsiz görünen bir cümle ya da araya sıkıştırılmış minicik bir detay bile birkaç sayfa sonra büyük bir sonucun gerekçesi hâline gelebilir. Okur hiçbir zaman “Bu nereden çıktı şimdi?” demez, “Hah, demek o yüzdenmiş,” der. Eğer bu sonuç tesadüflerin değil de kelebeğin kanat çırpışının kaçınılmaz bir sonucuysa, okur metnin içindeki o sarsılmaz mantığa ve yazarın zekâsına ikna olur. Bu gereksiz uzun girizgâhtan sonra artık esas konuya geçebiliriz. Anlattığım bir araba laftan da anlayabileceğiniz üzere, bu yazının konusu metnin mantıksal aritmetiği, daha az fancy bir ifadeyle metinde neden-sonuç ilişkisi. Hadi başlayalım.

cohesion & coherence

Metnin Omurgası: Dilbilgisel Tutarlılık ve Anlamsal Bütünlük

Bir metnin akması için cümlelerin yan yana durması yetmez tabii ki, birbirlerine tutunmaları gerekir. Roy Peter Clark, bu durumu cümlelerin el sıkışması olarak tanımlar. İlk cümle bir şey söyler, ikinci cümle onun bıraktığı yerden devam eder, üçüncü cümle ikisinin kurduğu zemine basar… Kısacası, her bir halkanın bir sonrakine bir sebeple sıkıca kenetlenmesi gerekir ki akışkan bir metnimiz olsun. 

Bu konuyu daha iyi açıklamak için iki kavramdan bahsedeceğim:

  1. Cohesion (Tutarlılık)
  2. Coherence (Bütünlük)

Dilbilim kitaplarında karşınıza “bağlaşıklık” ve “bağdaşıklık” gibi ilk bakışta bir şey ifade etmeyen kelimeler çıkabilir. İşte bunlar cohesion ve coherence aslında. Merak etmeyin, doktora tezi okutmayacağım size. Gayet basit bir şekilde, örneklerle açıklayacağım şimdi meseleyi.

Cohesion, yani dilbilgisel tutarlılık konusuyla başlayalım. Clark’a göre yazarlar, bir cümlenin sonundaki bir kelimeyi veya ana fikri, bir sonraki cümlenin başında bir şekilde yankılatmalıdır. Bu sadece estetik bir tercih değil, okurun zihnindeki bilişsel yükü azaltan teknik bir hamle. Çünkü beyin, bir önceki cümlede karşılaştığı bir kavramı yeni cümlenin hemen başında tekrar bulduğunda, metni çok daha hızlı ve zahmetsizce işler.

Coherence ise anlamsal bütünlüktür. Okur her zaman bir anlam, bir mantık zinciri arar. Cümleler dilbilgisi açısından birbirine kusursuz bir şekilde bağlı olsa bile, sundukları fikirler birbirini beslemiyorsa, okur o karadeliğe düşer: “Eyvallah kardeşim, güzel yazmışsın tamam da, biz buraya nereden geldik?”

Yani şöyle düşünün: Cohesion cümlelerin birbirine el vermesi, coherence ise hepsinin aynı yere doğru yürümesidir. 

Kafanızı daha da karıştırabildiysem bir örnekle kendimi affettirmeye çalışayım. Ne tutarlılığın (cohesion) ne bütünlüğün (coherence) olduğu bir metin aşağı yukarı bu şekildedir:

“Aşk her şeyi affeder. İnsanlar bencildir. Hayatta kalmak bir içgüdüdür. Ölüm tek gerçektir. Yarın hava güneşli olacak. Kalp zor iyileşir.”

Bu metni yalnızca dilbilgisel tutarlılıkla desteklenmiş, anlamsal bütünlükten yoksun bir hâle çevirirsek aşağı yukarı şöyle bir şey elde ederiz:

“Aşk her şeyi affeder. Bu affediş çoğu zaman insanların doğasıyla ilgilidir. İnsanlar ise çoğu zaman bencildir. Bu bencillik, hayatta kalma içgüdüsüyle açıklanabilir. Hayatta kalmak ise insanın en temel motivasyonlarından biridir. Bu motivasyonun karşısında ise ölüm vardır. Ölüm tek gerçektir ve çoğu zaman ansızın gelir. Bu ansızın gelişe rağmen, yarın hava güneşli olacak. Güneşli hava iyi hissettirebilir. İyi hissetmemiz kalp kırıklıklarına engel olmaz. Kalp zor iyileşen bir organdır.”

Burada teknik olarak doğru bir şey yaptık. Cümleleri birbirine bağladık, kelimeleri birbirine tuttundurduk, her cümleyi bir öncekine referans verecek şekilde inşa ettik. Bir önceki cümlenin sonunda geçen “bencillik”, “hayatta kalmak” veya “ölüm” gibi kavramları bir sonraki cümlenin başına taşıyarak, okuyucunun zihninde pürüzsüz bir geçiş sağladık. Zinciri birbirine tutturan bu kanca kelimeleri sizin için kalın yaptım. Okur artık takıla takıla değil, kayarak okuyor ama buna rağmen içimizde bir huzursuzluk var, değil mi? (İnşallah vardır yani.) Teknik olarak her şey birbirine sıkıca bağlı olmasına rağmen anlamsal açıdan metin hiçbir yere varmıyor. Yani cümleler arasında dilbilgisel bir bağ var ama fikirler arasında gerçek bir ilişki yok. Bu metne anlamsal bütünlük eklersek gerçekten okunabilir bir şeyler elde edebiliriz. Mesela:

“Aşk her şeyi affeder belki ama bu, affetmenin kolay olduğu anlamına gelmez. Arada aşk gibi yoğun bir duygu olsa bile affetmek zordur, çünkü insanlar doğaları gereği bencildir. Bunu kötü bir özellik gibi düşünmeyin; bencillik, insanın hayatta kalma içgüdüsünün bir uzantısıdır. Ve çoğu zaman hayata tutunma isteği, sevdiğimiz birinin hatalarını görmezden gelme isteğinden daha güçlüdür. Çünkü hayat kadar gerçek bir şey daha vardır: ölüm. Hatta çoğu zaman hayatın tek kesin gerçeği odur. Ama işin ilginç tarafı şu: Ölüm elle tutulabilecek kadar gerçek olsa da yarın güneş tekrar doğacak. Ve belki de bizi hayata bağlayan, affetmeye zorlayan şey tam olarak budur; o küçük, inatçı umut. Güneşli günler her şeyi çözmez ama bazı şeyleri katlanılır kılar. Yine de hayat kalp kırıklıklarıyla dolu. Affetsek de sevsek de kırılmış bir kalbin iyileşmesi gerçekten zor.”

Bu kez sadece cümleleri bağlamakla kalmadık, her cümleyi bir sonrakinin sebebi hâline getirdik. Yani cohesion’a ek olarak coherence da kurduk. Artık metin sadece yağ gibi akmıyor, okuyucuya gerçekten bir şey de ifade ediyor. Artık kelimeler sadece birbirini itmiyor; hepsi birleşerek “insan doğasındaki bencilliğe ve ölüm gerçeğine rağmen umudun varlığı” gibi somut bir düşünceyi savunuyor. Okur her cümlede hem bir öncekiyle olan fiziksel bağı görüyor hem de yazarın kendisini adım adım, bilinçli bir hedefe doğru yürüttüğünü hissediyor. 

Umarım bu örnek konuyu bir nebze anlaşılır hâle getirmiştir, çünkü arkadaşlar, yazarken ter attım. Anlamsal bütünlüğü görmezden gelip sadece dilbilgisel tutarlılıkla bir metin yazmak ne kadar zormuş ya… Siz yapmayın öyle. Yapabiliyorsanız da helal olsun valla…

“Ve Sonra” Lanetinden Kurtulmak İçin Yapmanız Gerekenler

South Park’ın yaratıcıları Trey Parker ve Matt Stone’un, metin yazımında devrim yaratan basit ama çok sert bir kuralı var: “Ve Sonra” (and then) yasağı. Eğer yazdığınız iki cümle veya iki paragraf arasına zihninizde sadece “ve sonra” koyabiliyorsanız, orada bir mantık zinciri yok demektir. Sadece olayları peş peşe sıralıyorsunuzdur. Alışveriş listesi yapmakla hemen hemen aynı şey yani. 

Parker ve Stone bunun yerine cümleler arasına “bu yüzden/bu nedenle” (therefore) veya “ama” (but) koyarsanız gerçekten akıcı bir metin elde edebileceğinizi söylüyor. 

Bu bir stil tercihi değil bu arada, doğrudan okurun metni nasıl işlediğiyle ilgili bir mesele. “Ve sonra”, beyinde sadece kronolojik bir takip başlatıyor. Bunu basitçe bir toplama işlemi gibi düşünebiliriz. 1 + 1 + 1 + 1 … Bu durumda okur, her yeni cümlede zihnini sıfırlayıp o bilginin bir öncekiyle ne ilgisi olduğunu anlamak için ekstra enerji harcar. Bu da bilişsel yükü artırır. Oysa “bu nedenle” veya “ama” gibi bağlaçlar, o ilişkiyi hazır olarak sunar; metne bir vektör, yani yön kazandırır. Yani siz sadece ne olduğunu anlatmazsınız, neden olduğunu ve nasıl bir değişim yarattığını da doğrudan verirsiniz. Okur düşünmek zorunda kalmaz, takip eder. Bu da metni hem daha akıcı hem de daha ikna edici hâle getirir.

Eh, bir de işin beklenti tarafı var. Okur bir cümleyi okuduğunda doğal olarak bir beklenti içine düşer. “Ama” dediğiniz anda o beklentiyi kırarsınız. “Bu nedenle” dediğiniz anda ise o beklentiyi tamamlarsınız. Okuyucuyla kavga etmeyin, ona istediğini verin. Yoksa daha önceki yazılarımda da dediğim gibi okur, artık sizi okumaz. 

Küçük bir örnek verelim:

“Yağmur başladı ve insanlar koşmaya başladı.” (Niye ki? Bir şey mi duydular? Bir şey mi gördüler? Konunun yağmurla ne alakası var?)

“Yağmur başladı, bu yüzden insanlar ıslanmamak için koşmaya başladı.” (Sebep-sonuç kuruldu.)

“Yağmur başladı ama kimse koşmadı.” (Beklenti kırıldı, merak oluştu. Neden insanlar yağmurdan kaçmadılar? Bundan sonrası sizde.)

“Bu nedenle/ama” kuralını uygulamanız için illa senaryo yazarı olmanız gerekmiyor çünkü metin yazarlığında da durum farklı değil. 

“Ürünümüz çok kaliteli. Ömür boyu garantisi de var. Fiyatı da uygun,” derseniz, okur sadece özellikler arasında gezinir. 

“Ürünümüz çok kaliteli, bu yüzden uzun ömürlü; fakat bu kaliteye rağmen fiyatı bütçenizi zorlamaz,” derseniz, okuru kaçamayacağı mantık sarmalının içine alırsınız.

çünkü

Metinde Mantıksal Aritmetiğin Kısayolu: “Çünkü”

Bu aritmetiğin içinde öyle bir kelime var ki, tek başına ikna kabiliyetini %30’dan fazla artırabiliyor. Evet, o kelime “çünkü”. 

Sosyal psikolog Ellen Langer’ın 1978 yılında yaptığı fotokopi deneyine bir bakalım. Langer, kütüphanede fotokopi sırası bekleyenlerin yanına gidip üç farklı şekilde araya girmeyi dener:

  1. Sadece Rica: “Affedersiniz, 5 sayfam var. Fotokopi makinesini kullanabilir miyim?” (Başarı oranı: %60) 
  2. Mantıklı Gerekçe: “Affedersiniz, 5 sayfam var. Fotokopi makinesini kullanabilir miyim, çünkü acelem var?” (Başarı oranı: %94) 
  3. Saçma Gerekçe: “Affedersiniz, 5 sayfam var. Fotokopi makinesini kullanabilir miyim, çünkü fotokopi çekmem gerekiyor?” (Başarı oranı: %93)

Deneyin en çarpıcı kısmı ikinci ve üçüncü seçenek arasındaki neredeyse hiç başarı farkı olmaması. Yani beynimiz, “çünkü” kelimesini duyduğu anda sonrasındaki gerekçenin mantıklı olup olmadığını da sorgulamayı bırakıyor. Çünkü, “çünkü” kelimesi okurun zihnindeki “neden?” sorusunu daha o soru sorulmadan imha ediyor, okura mantıklı veya mantıksız bir dayanak sunuyor. 

İyi güzel, fakat “çünkü” çok dikkatli kullanılması gereken bir bağlaç. Azı karar, çoğu zarar denen türden. Her cümleye “çünkü” ekleyince metin biraz yoruluyor. Amaç okur aptalmış gibi ona her şeyi açıklamak değil ki, okurun zihninde boşluk bırakacak kritik yerlerde gerekçe göstermek. Yani “çünkü” bağlacını tuz gibi düşünün. Kararında eklenirse lezzet katar, fazlası tansiyonu çıkarır.

genç yazarlar için hikâye anlatıcılığı kılavuzu

Kralın Ölümü vs. Kraliçenin Kederi

Üniversitedeki metin yazarlığı hocam sevgili Celil Oker’in (toprağı bol olsun) Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu’nda bu nedensellik ihtiyacını E.M. Forster’ın o meşhur kıyasıyla şöyle açıklıyor:

Zayıf Akış (sadece zaman sıralaması): Kral öldü. Sonra kraliçe öldü.

Güçlü Akış (olay örgüsü/nedensellik): Kral öldü. Sonra üzüntüsünden kraliçe öldü.

İlk örnekte sadece kronolojik bir sıra var. Bir rastlantısallık söz konusu ve hocamın dediği gibi; rastlantısallık tek başına bir anlam içermez. İkinci örnekte ise gerçek bir olay örgüsü var çünkü ikinci olay, birinci olayın kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Celil Hocamı yakalamışken bırakmayacağım. Aynı kitapta nedensellik ilkesini uygulayabileceğiniz çok güzel bir egzersiz var. Önce bir başlangıç yazıyorsunuz, sonra bir bitiş. Aradaki tüm cümleleri ise tek bir kurala göre dolduruyorsunuz: Her cümle, bir önceki cümlenin sonucu olmak zorunda.

Ben size şimdi bir başlangıç ve bir bitiş vereceğim. Aradaki boşluğu doldururken mutlaka “bu nedenle/ama” kuralını uygulayın.

1. Cümle: Çalışan, patronuna göndereceği o zehir zemberek istifa e-postasını yanlışlıkla tüm şirketin olduğu gruba attı. 

10. Cümle: Çalışan, bir sonraki senenin başında şirketin en büyük hissedarı olarak yönetim kurulu toplantısını açtı.

Özetle…

Cümleler tek tek ne kadar iyi olursa olsun, aralarında bir neden-sonuç ilişkisi yoksa metin dağılır. Okur dağılır. Dikkat dağılır. Okunmayan yazar parasızlıktan dağılır…

Bir metni sadece akışkan kılmak metnin iyi olarak değerlendirilmesi için yeterli değil. O akışın bir yere varması, okurun zihnindeki tüm savunma hatlarını matematiksel bir kesinlikle kırması gerekir ki okuyucu metne teslim olsun. 

Cohesion ile cümleleri birbirine tutturduk. Coherence ile o cümlelere bir yön verdik. “Ve sonra”yı bırakıp “bu yüzden” ve “ama” ile yazmaya başladığımızda ise metin artık gerçekten ilerlemeye başladı. Aradaki fark aslında oldukça basit. Ya okura bir şeyler gösterirsiniz ya da onu bir sonuca götürürsünüz. 

Nedensellik egzersizi için yazdıklarınızı yorum veya e-posta ile mutlaka gönderin. Aynı başlangıç ve bitişin ortaya kaç farklı ilginç öykü çıkardığını çok merak ediyorum.

Sürçü lisan ettiysek affola. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşça kalın, esen kalın.

Paylaşmak Güzeldir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir